“Mutluluk, paraya tahvil edilemeyen değerlerde saklıdır”


 
Dünyada yapılan mutluluk araştırmalarının hemen hepsinin söylediği bir şey var: İnsan barınmasına, giyinmesine yetecek kadar kazandıktan sonra onun üstüne ekleme ona ilave mutluluk olarak dönmüyor. Mutluluk olarak geri dönen şey sadece paraya tahvil edilemeyen değerlerde saklı.
 
“Dünyevileşmenin panzehiri, ötelerin sesine kulak vermektir” 
İnsanlar niçin dünyevileşir? İnsanların daha fazla kazanmak ve daha fazla tüketmek istemesinin temel nedenleri nedir? Daha fazla para, daha fazla madde insanı aslî kimliğinden ne kadar uzaklaştırmaktadır? 
 
 
Psikiyatrist Doç. Dr. Kemal Sayar, insanın kendini dünyada emniyet altına alma hissinden doğan dünyevileşmenin, aslında insanı daha çok doyumsuzluğa ittiğini belirterek mutluluk hissinin paraya tahvil edilemeyen değerlerde saklı olduğunu söylüyor.
 
 
Para ve şöhret sahibi olup da bu imkânlarını insanlığın hizmetine sunan insanların “soylu ruhlar” olduğunu ifade eden Doç. Dr. Sayar, bu gibi insanların dünyanın yaşanabilir bir yer olmasında büyük katkıları olduğunu belirtiyor.
 
Sayar, inançlı bir insanın dünyanın kırılganlığını, faniliğini hisseden bir insan olduğunu, dolayısıyla bu dünyaya mal yığmak gibi bir derde düşmemesi gerektiğini kaydediyor.
 
Doç. Dr. Kemal Sayar, dünyevileşme, dünyevileşmenin psikolojik altyapısı ve mutluluk üzerine yaptığımız söyleşide önemli noktalara temas etti. Günümüz insanlarında hızlı bir dünyevileşme, dünyaya meyletme var. Dünyevileşmenin psikolojik altyapısı nedir? İnsanlar niçin mal karşısında dünyevileşiyorlar? Niçin dünyevileşme gereği duyuyorlar?
 
İnsan, bu dünyada “emniyet” arayan bir varlıktır. Bu emniyeti insana iki şey sağlayabilir. Bunlardan birisi içsel kaynaklarımızdır. Mesela, kendimizi nereye ait hissettiğimiz, hangi inanç coğrafyasında huzur bulduğumuz, anne-babamızdan, dostlarımızdan aldığımız destek bize bir emniyet hissi verebilir. Sevmek, sevilmek gibi hisler de bize emniyet duygusu verebilir. Emniyet duygusunu sağlayan ikinci faktör maddi olanı biriktirmektir ki, biz buna “dışsal kaynaklar” diyoruz.
 
İnsan, emniyeti elde etmek için içsel kaynaklara müracaat eder. Bu yeterli gelmediği zaman dışsal kaynaklara yönelir. Dışsal kaynaklara yönelme olduğunda ise insanın yaratılışından bugüne kadar emniyet arayışının güç arayışı, makam arayışı ve para arayışı ile beraber gittiğini görüyoruz.
 
 
İçsel kaynaklar dediğimiz ahlakî ve dinî kavramlar niçin yeterli gelmiyor emniyet arayan insana?
İçsel hayatı yeterince tekâmül etmemiş insanlar sadece içsel kaynaklara yaslanamazlar. Orası onlar için yeterince besleyici ve doyurucu olmaz. O yüzden de dışarıdan kendilerine destek olacak birtakım fani şeylerin peşinde olabilirler. Temel düşünce, insanın mal biriktirirken, mülk biriktirirken veya dünyevileşirken yeryüzünde kendisini emniyette hissetmesi, ayaklarını sağlam basması düşüncesidir. Fakat burada insanı aldatan bir şey var. İnsan her ne kadar emniyet duygusunu satın aldığını düşünüyor ise de maddi olan hiçbir şey insana büyük bir haz vermez.
 
Yani insan maddi olana sahip olmakla mutlu olamıyor mu?
“Habitüasyon” dediğimiz bir mekanizma yahut “alışkanlık kazanma” dediğimiz bir mekanizmayla insan maddi hazza alışıyor. Maddi olanı yavaş yavaş kanıksamaya başlıyor. Bu da maddi olandan aldığımız lezzeti gün be gün azaltıyor. Bu, “Para saadet getirir mi?” tartışmalarının da ana nedenini oluşturan bir konu. Dünyada yapılan mutluluk araştırmalarının hemen hepsinin söylediği bir şey var: İnsan barınmasına, giyinmesine yetecek kadar kazandıktan sonra onun üstüne ekleme ona ilave mutluluk olarak dönmüyor. Mutluluk olarak geri dönen şey sadece paraya tahvil edilemeyen değerlerde saklı. Sevgi ilişkilerinde, saygı ilişkilerinde kendini daha büyük bir bütüne ait hissetmede, “inanç” gibi parayla değiş tokuş edilemeyecek değerler mutluluğu elde etmede asıl etkenlerdir.
 
 Mutluluk konusunda yapılan araştırmalar bize bir şeyi daha söylüyor: Ne kadar çok kazanırsanız o kadar çok harcarsınız. Dolayısıyla iki yakanızı yine denkleştiremezsiniz. Her zaman harcamak da size mutluluk olarak dönmez.
 
Paranın mutluluğu elde etmedeki işlevi nedir peki
Para, insanlara geçici bir emniyet duygusu sağlıyor. İnsanları kandırıyor adeta. Bir yanılsama oluşturuyor. İnsanı güçlü gösteriyor. Adeta insanı tanrılaştırıyor, nemrutlaştırıyor, firavunlaştırıyor. Böylece insan kendisine dünya hayatında bir musibetin, bir illetin ilişmeyeceğine, çünkü kendisinin materyal zenginliğinin bunları önlemeye yeteceği gibi bir yanılsamaya muhatap oluyor. Böylece aldanıyor.
 
 
Aslında ne kadar çok para kazanırsa insanın musibete maruz kalma ihtimali o kadar artıyor.
Çünkü başkalarının ona karşı bir düşmanlık beslemesine neden oluyor... Paraya biçtiğiniz anlam çok önemli. Para veya maddi olan şey bizim bu dünya hayatını daha güzel yaşamamız, başka insanlara yardım etmemiz, başka insanların ıstırabını dindirmemiz için bir araç mı, yoksa lüks ve debdebe içinde yaşayarak firavunlaşmanın vasıtası mı? Bu soruya verdiğiniz cevap onunla kurduğunuz ilişkinin mahiyetini de belirliyor. İnsanlar sadece kendileri için yaşarlarsa o hayat çok manasız, çok boş, manevi özden yoksun bir hayat oluyor. Dünyevileşmenin gerisinde de böyle bir ideoloji var. “Bu hayatı hepimiz kendimiz için yaşarız”, “Bu hayatta başka birisine hizmet etmek gibi bir sorumluluğumuz yoktur”, “Bu hayatta kendi benliğimizden daha öte bir yönelişimiz olamaz” gibi yanlış önermelere, bencil, çıkarcı önermelere yaslanıyor dünyevileşme. Yani, “Benim için iyi olan iyidir” önermesine yaslanıyor. Hâlbuki benim için iyi olan toplumun geniş bir kesimi için kötü olabilir, ben çok zararlı bir malın ticaretinden büyük paralar kazanıyor olabilirim. Eğer benim bu ticareti yapmam topluma bir zarar veriyorsa, o zaman benim bu ticareti yapmamam gerekir. Yani ticaretin önünde her zaman ahlakî kurallar olmalıdır. Kapitalizmin o vahşi kâr ideolojisi, “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” tarzı ideolojisi bizim topraklarımızda asla hükümferma olmamalıdır. Zira “ahlak”, “kâr” güdüsünü dizginlemelidir. “Toplumsal iyi”, “bireysel iyi”nin önüne geçmelidir.
 
“Toplumsal iyi” derken, bu aynı zamanda bütün dünya için geçerli bir kavram değil mi?
 Dünyevileşme bütün dünyada olan bir olgu. Dünyevileşmeye baktığınız zaman mesela Batı toplumlarında altmışlı yıllarda dünyayı dönüştürmenin, daha adil, daha eşit bir paylaşım düzeni getirmenin düşleri vardı. Bunlar mutlaka siyasî hareketler olması gerekmeyen şeylerdir. Altmışlı yıllarda “Çiçek Çocukları” hareketi vardı, gençlik hareketleri vardı. Bunlar bir ideolojiye yaslanarak bunu talep etmiyorlardı. Çok hasbi, çok samimi duruşlardı onlar. Yetmişli yıllardan sonra mesela ABD’de “ben” kuşağının çıktığı söylendi. Artık dünyayı değiştirmeyi talep etmiyordu gençler. Sadece “Benim için iyi olan iyidir” felsefesiyle daha çok kazanmaya, daha lüks yaşamaya bakıyorlardı.
 
Küresel dünyevileşmenin bizim ülkemizdeki dünyevileşmeye nasıl bir etkisi oldu?
Bizim dünyevileşmemizde tabii ki küresel dünyevileşme dalgasının gölgesini görmek mümkün. Bu topraklarda son 20 yıldır çok ciddi bir marka bağımlılığı, tüketim ideolojisi hükümferma olmaya başladı. İnsanlar adeta birbirlerine “Tükettiğin kadar varsın” diyerek hava atıyorlar. Böylece insanın kudreti harcama kudreti olarak görülüyor. Hayal edebilen, güzel söz söyleyenler, insanları güzel davranışlara çağıranlar bütün dünyada olduğu gibi maalesef Türkiye’de de değer kaybediyor. Dünyada da böyle bir eğilim var. Toplumsal iyinin peşinde koşmak, halka dönecek bir iyinin peşinde koşmak; kendi çıkarlarımızın peşinde koşmak varken beyhude bir uğraş olarak görülebiliyor.
 
Para ve şöhret içinde olup da dünyevileşmeyen insanlar da var
Parası var ama bunu diğer insanlara yardım olarak kullanıyor; şöhreti var ama insanî yardım kuruluşlarında karşılıksız çalışıyor. Bu insanlar dünyevileşmemeyi nasıl başarıyorlar?
 
Demek ki onlar daha soylu ruhlar. Her insanın birbiri ile eş olmadığını kabul ediyoruz. İnsanlar varlıklarını kendi benliklerinden daha yüce bir değere istinat ettikleri zaman daha soylulaşıyorlar. Yani “Ben bu dünyada sadece kendi çıkarlarım için var olmuş olamam; benim varlığımın hizmet etmesi gereken daha ulvî bir misyon vardır” diyebilen insanlar maddi birikimleri, maddi kazanımları sadece o misyona hizmet vasıtası olarak algılıyorlar. Aslında insanlık değirmenine su taşımış oluyorlar. Paranın zaten bundan daha yüce bir amacı olamaz. Eğer bizim sahip olduğumuz maddi kazanım, onlara sahip olmayan insanların acısını sızısını dindirmiyorsa ne işe yarar ki? İnsanlar bu bilince, bu anlayışa kavuştukları zaman dünyada güzellik artıyor, iyilik artıyor, terör azalıyor, insanın insana uyguladığı şiddet ve kıyıcılık azalıyor.
 
Günümüzdeki şiddet ve kıyıcılık, küresel efendilerin yaydığı vahşi adaletsizlikle besleniyor. Bugün dünyanın yüzde sekseninin yoksulluk içinde yaşadığını, yüzde yirminin o yüzde seksenin kaynaklarını acımasızca tükettiğini görüyoruz. Vahşi bir adaletsizlik var. Bu adaletsizlik insanların hayal kırıklığını besliyor. O hayal kırıklıkları öfkeye, şiddete bazen de teröre dönüşebiliyor. İşte insanın maddi gücü infak edebilmesinin, paylaştırabilmesinin, daha çok ihtiyaç sahibi insanlara ulaştırabilmesinin bu dengesizlikleri giderdiği gibi insanın insana itimadına ve dünyanın emin bir yer olarak tarif edilmesine de hizmetleri var. Böyle soylu insanlar çıktığı zaman, güzel edimlerle kendi nefislerinden feragat ederek güzel şeyler yaptıkları zaman dünya güzelleşiyor, hepimiz hayatımızdan daha fazla zevk alıyoruz.
 
 
“İnfak”, yani kendinde olanı başkalarına vermek önemli bir şey... Vermenin insana ne gibi getirileri vardır? Veren insan niçin verir ve ne hisseder?
Veren insan daha büyük bir bütünün parçası olduğunu hisseder her şeyden önce. Başka insanlarla arasında bir rabıta olduğunu düşünür. Onunla kendisinin aynı kardeşliğin bir parçası olduğunu düşünür. Kendisini daha geniş bir aileye ait hisseder. Üstelik bir ideale bağlı olarak yaşadığı için, “Bir başkasının ıstırabını dindirebildiğim zaman ben mutlu olurum” diyebildiği için dünyada güzel bir iz bırakmış oluyor. Vermek insana doyum getiriyor, itminan getiriyor, huzur getiriyor. Psikolojik olarak “olmuşluk” hissi getiriyor. Mutmainlik hissi getiriyor. Öbür türlü, daha çok tüketmek, daha çok almak ise insanın içindeki boşluk duygusunu daha da büyütüyor. Çünkü o bir canavar gibi, hep daha fazla istiyor, daha fazlasını istiyor. <?xml:namespace prefix = o />
 
 
Günümüzde her şey insanı tüketmeye zorluyor. Tüketim insanı olmamak için neler yapmalıyız?
Modern kapitalizm, arzuyu pazarlayarak bizi kandırıyor. Aslında benim ihtiyacım olmayan şeyi, benim arzum haline getirerek onun çok arzu edilecek bir şey olduğunu hissettirerek, bu duyguyu, bu telkini vererek beni o malı almaya yönlendiriyor. O malı tüketerek başka bir insan olacağım yanılsamasını veriyor bana. Bizlerin reklâmcılık endüstrisine karşı çok dikkatli olması lazım. Bugün Türkiye’de popüler kültürün taşıyıcısı televizyonlardır. Öncelikle televizyonların kapatılabilmesi lazım... Televizyonların bu tüketim kültürünü yayan bir alet olarak evimizden mümkün olduğunca çıkarılması ya da sesinin kısılması lazım... Televizyonun pasif alıcıları konumuna düştüğümüz zaman tüketiciliğin misyonerliğine muhatap olmuş oluyoruz. 
 
Televizyon bir bakıma dünyevileşmenin akıncı birliği görevini mi yapıyor?
Evet. “Kolonizatörleri” diyelim. Televizyon üzerinden ruhlarımız “kolonize” oluyor. Ruhlarımız işgal ediliyor. Çünkü orada gördüğümüz ürünleri almak için bir istek duymaya başlıyoruz. Hayatlarımızı basitleştirmemiz lazım. Bu basit hayatların içinde mesela marka ürünler yerine, tabi bunlara da savaş açmayalım ama çok gerekli değilse ve eşdeğer ürünler bulabiliyorsak o ürünlere yönelmemizde yarar vardır. Dişimizden tırnağımızdan tasarruf ettiğimiz parayı ise pintice başka ihtiyaçlara harcamak yerine tasadduk edebilmemiz, infak edebilmemiz bizi ruhen daha soylu insanlar yapacaktır. Bu dünyanın geçici olduğunu ve her şeyin zeval bulacağı bilgisini bir an bile aklımızdan çıkartmamamız lazım. Ben kâmil insanların bu duyguyu sürekli olarak içlerinde yaşatan insanlar olduğunu düşünüyorum.
 
Dinî ve ahlakî hükümler insanı takva üzerine yaşamaya ve israftan uzaklaşmaya çağırıyor. Dünyevileşen insanlarda ise bunun tam tersi oluyor. İnançlı birisi dünyevileştiği zaman nasıl bir ikilem içerisinde kalmaktadır?
Buna bir İngiliz sosyolog “karakter aşınması” diyor. Karakter aşınması insanın iki cami arasında bînamaz kalması gibi bir şey... Bir insanın karakterini o insanın parayla, güçle, şöhretle kurduğu ilişkiye bakarak tayin edebilirsiniz. Şöhret, para, güç onun başını döndürüyorsa o kişinin yeterince tekâmül etmemiş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Eğer ruhsal manada daha fazla bir mesafe kat etseydi, maddi unsurların onun başını döndürmemesi gerekirdi. Çünkü insan, içsel kaynaklarına referans yapabildiği sürece “kâmil insan”dır. Yani malı mülkü olmasa da değerleri ve ilkeleri varsa, uğruna ölebileceği bir ideali varsa, uğruna insanları yaşatacağı bir ideali varsa, karakterini, kişiliğini hiç tavizsiz koruyacağı bir ideali varsa o zaman gerçek manada bir “insan” demektir. Ama tüm bu değerleri maddi değerler karşısında değiş tokuş edebiliyorsa insan, o zaman yeterince olgun bir insan değil demektir. Dışarıdan çok daha fazla desteğe ihtiyaç duyan bir varlık demektir.
 
 
Sosyal adaletin çok güzel bir vurgusu olan “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” hadis-i şerifi bütün insanlara rehber olmalıdır
Komşusu açken tok yatan insan kendi nefsinden, kendi benliğinden, egosundan başka hiçbir şeyin davasında değil demektir. Eğer bir insan kendi egosundan başka hiçbir şeyin davasında değilse dünyayı güzelleştiremez, dünyayı bulduğundan daha güzel bir yer olarak bırakamaz. Kendi süfli çıkarları için yaşar ve hayatını bir boşluk duygusu ile tamamlar. Psikiyatrlar, psikologlar bir insanın yetmiş yaşında geriye dönüp baktığı zaman “Manalı bir hayat sürdüm” diyebilmesinin çok önemli olduğunu söylüyorlar. Öbür türlü insan yetmiş yaşında geriye baktığı zaman “Manalı bir hayat süremedim” diyor ise “varoluşsal suçluluk” dediğimiz çok kuvvetli bir duygunun zebunu olmuş demektir. Bu da bize hayatımızı boşa yaşadığımız tarzında bir yazıklanma hissi olarak dönüyor iç dünyamıza.
 
 
Dünyevileşme içsel kaynakların dışında olan bir kavram... Dünyevileşen insan, inanç olarak kendisinden neler yitirmektedir?
İnsanın verebilmesi mutluluğun en büyük anahtarıdır. Elinde olanı verebilmesi, kendinde olanı paylaşabilmesi -bu ilim olur, para olur, makam olur, güç olur- insan mutluluğunun en temel anahtarıdır. O yüzden dünyevileşme maalesef inançlı insan ile inançsız insan arasındaki ayrımı muğlâklaştırıyor. Dünyevileşmeye kapılmış inançlı bir insanın inancının tezahürü nedir? Sadece namaz kılmak, ibadet etmek mi? Çok kolaydır bunları yapmak. İnsanların sadece görüntü ve dini hayatlarını yaşamaları fakat öz itibariyle, ruhu itibariyle ona uzak davranışlar sergilemeleri, günümüzün en büyük yanlışı... Bugün inançlı insanlar da marka bağımlılığı, tüketerek var olma gibi hastalıklara duçar olmuş durumdalar. Oysa inançlı bir insan, dünyanın kırılganlığını, faniliğini hisseden insandır.
 
 
Eğer siz bu dünyanın faniliğini hissediyorsanız bu dünyaya mal yığmak gibi bir derde düşmezsiniz
Veya yığdığınız malı sadece kendinizin ve çocuklarınızın emniyeti için düşünmezsiniz. Biraz daha diğerkâm olursunuz, başka insanların da paylaşmasını istersiniz, onun da sizin varlığınızdan istifade etmesini istersiniz. Çünkü o malın ilk sahibinin ve son sahibinin siz olmadığını bilirsiniz. Bu geçicilik duygusu dindarlığın özünü oluşturur. Günümüzün dindarlarına baktığınız zaman insanların giderek firavunlaştığını, dünyaya kazık çakmaya çalıştığını, muhkem evlerde, yıkılmaz tank gibi arabaların içinde adeta kendi nefislerini ilelebet bu dünyada yaşayacakmış gibi taltif ettiklerini görüyorsunuz. Kendi çocuklarından başka çocukların ıstırabına kulak kesilmediklerini görüyorsunuz. Bunun eleştirilmesi lazım, bunun sorgulanması lazım. 
 
Dünyevileşmenin “panzehri” nedir? Dünya bir insanı kendisine çağırdığı zaman nasıl bir mekanizma devreye girmeli ki insan dünyevileşmesin?
Her şeyden önce dindarlığın özünün “materyalizm” karşıtlığı olduğunu bilmemiz lazım. “Materyalizm” maddeye tapınmak demektir. Maddeye tapınan, maddeyi hayatının ilk sırasına koyanların kendi nefislerini sigaya çekmeleri lazım. Onun ötesinde hepimiz mütevazı hayatı, basit hayatı yeğlemeliyiz. Basit hayat, tüketebileceğin kadar az tüketmek demektir. Bugün tükettiğimiz çok sayıda şey aslında, hiç ihtiyacımız olmayan şeydir.
 
 
Hayatımızın anlamı saydığımız şeyin paradan daha yüce, daha kuvvetli bir şey olması lazım. Hayatımızın anlamını sağlayan şeyin bize mal mülk edinme, materyal biriktirme dürtüsünden daha yüksek, daha ulvi bir şey olduğunu düşünmemiz gerekir. Bunun için de hepimiz batmayana, zeval bulmayana yönelmeliyiz. Ancak o suretle kendi içimizdeki daha fazla kazanma arzusunu dizginleyebiliriz. Kendi içimizdeki “Daha çok biriktirirsem daha güçlü olurum” yanılsamasını önleyebiliriz. Yani insana biraz “ötelerin sesi” gerekli... Ötelerin soluğunu hissedebilmek lazım...
 
Bunlar söz itibariyle biraz basit gibi görünüyor olabilir fakat psikoloji çalışmaları da bize gerçekten daha az isteyenlerin daha mutlu olduğunu gösteriyor. Yetinmeyi bilenlerin mutlu insanlar olduğunu gösteriyor. Mutsuz insanların ise beklenti düzeylerini çok yüksek tutan insanlar olduğunu gösteriyor. Ben bir yazımda bunu dile getirmeye çalışmıştım. Orda şöyle diyorum. “Bir yol daha var; o da, bu “fare yarışı”ndan çekilmek. Daha az tüketmek, daha az istemek, küçük şeylerle yetinmeyi bilmek. Otların daha yeşil bittiği bir yer varsa eğer, gözünü oralara çevirmemek... Kendi içini büyütebilmek... İnsanı aziz bilmek, hayatı aziz bilmek.... İnsanı aziz bilmek bu dünyanın cennetidir. İnsana değer vermeyi bilirsek, mutluluk kelebeği sessizce omuzlarımıza konar.”
 
 İnsanlar para kazanmak peşinde hayatlarının ana eksenini kaybediyorlar
“Materyalizm”, maddî olanla ilgili tatminsizlik hissini çoğaltan bir şey... Sürekli mutluluğun peşinden koşmak da ona ulaşmayı güçleştirebilir. Mutluluk için ihtiyaç duyduğumuz şey şimdiyi yaşamak ve burada olmaktır. Yani ânı yaşamaktır. Sufilerin dedikleri “Ânın evlatları” olabilmektir. Ruhumuzu karşımızdaki insanın konuşmasına, bir sohbete, bir ânın güzelliğine doya doya katabilmektir.
 
Bugün biz maalesef zamandan yana fakir, eşyadan yana zengin yoksullar olarak yaşıyoruz hayatımızı
Bazen çıkınımızda çok materyal birikim oluyor, fakat onları harcayacak zamanımız da olmuyor. Hayatın güzelliklerini temaşa edecek, durup bir ağacın yeşermesine, bir çiçeğin büyümesine, bir kuşun sesine dikkat kesilecek zamanımız olmuyor. Bazen insanlar para kazanmak peşinde hayatlarının ana eksenini kaybediyorlar ve çocuklarının büyüyüşünü göremiyorlar, çocuklarının gülümseyişini göremiyorlar, onların nasıl serpildiğini hissedemiyorlar. İşte bizim hayatın içinde parayla yakalanamayacak değerleri değiş tokuş etmememiz lazım.

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <b>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Anket

Daha iyi çocuk bakımı için en çok ne yapıyorsunuz: